![]() |
||||||
Değişik tartışma gruplarında dolaşırken rastladığım, çevresine ve mesleğine sadece kendi penceresinden bakan bazı kişiler, yukarıdaki sözleri yazan meslektaşı için hemen “ Kesin, yönetimin adamıdır” önyargısında bulunabilirler. Oysa yukarıda alıntıladığım paragraf mektubun sadece son bölümüydü. Oysa mektubunun tamamı, benim bir önceki yazımda sözünü ettiğim “ Demiryolculardaki sürekli kızgınlık hali”ne kendi tespitlerini anlatıyordu. Satırlarında, benim demiryolcularda gözlemlediğim bu durumu anlamamı sağlamaya çalışan bir içtenlik vardı. Kendisi için söylediği bir şey yoktu, 26 yıllık demiryolcu olmanın oluşturduğu deneyimleri, bir el feneri gibi önüme tutup, yolda doğru ilerlememi istiyordu sadece. Sorunları objektif bir şekilde tespit edenlerin, çözüm olarak ileri sürdükleri öneriler de serinkanlı oluyor. *** Aslında genel olarak demiryolcular ( huzursuz ortamlardan keyif alan, bu konuda özel çaba sarfetmeyi marifet sayanlar hariç), mesleklerini icra ederken bu öfkeli hallerinden çok uzak bir konumdalar. Görevlerini yaparken sorunlarını ipek bir mendil gibi özenle katlayıp, işlerini en iyi şekilde yapmaya çalışıyorlar. Galiba asıl mesele, sorunlarını dile getiriş şekillerindeydi… Ne zaman meslekleri ile ilgili yaşadıkları olumsuzlukları dile getirseler, derin bir öfkenin histerisi içine giriyorlardı. *** Aylar önce, demiryolu ile ilgili sendika, dernek ve vakıf gibi meslek kuruluşlarının davet ederek, bir tanışma toplantısı yapmak istedim. Toplantının daha başında, bir araya gelmek istememdeki ‘tanışma' amacımın hiç önemsenmediğini, herkesin sorunlarını ortaya döktüğü bir arenaya dönüştürmek istediğini fark ettim. Arkadaşlara, benim sorunlara çözüm üretme gibi bir konumum olmadığını, sadece tanışarak demiryolunu ve demiryolcuları tanımak istediğimi tekrar hatırlatma gereğini duydum. Anladım ki, orada bulunan kuruluş temsilcilerinin benimle tanışma gibi bir isteği yoktu…. En azından çoğu öyleydi.
Onlar için ben sadece, Ulaştırma Bakanlığı'nda yüksek görevde olan birisiydim ve tek işlevim onların sorunlarını dinlemek, not almak ve derhal ilgili yerlere emirler yağdırarak çözüm üretmekti. Oysa ne öyle bir görevim, ne de gücüm vardı. Tek isteğim önce onları tanımak, yani anlamaktı. *** Bugüne kadar yaşam deneyimlerimden öğrendiğim ve doğruluğunu bir çok kere test ettiğim bir sonuç vardı ki, o da ‘önce anlamaktı'…. Bir problemi çözmek için, önce soruyu anlamak gerekiyordu… Yürümeyen bir evliliği, çatırdayan iş ortaklığını veya yara alan arkadaşlığı kurtarma konusunda samimiysek, önce o birlikteliği sekteye uğratan olayları objektif, yansız bir şekilde değerlendirmek, meseleye bir de karşı tarafın gözüyle bakmak gerekiyordu. Oysa insanların olaylara ve sorunlara yaklaşırken subjektif, yanlı ve meseleye sadece kendi tarafıyla bakma kolaycılığı içinde olduğunu, yine yaşam deneyimlerimden biliyordum.
Neylersiniz ki ben, Samuel Beckett'in “Hep denedin, hep yenildin / Olsun, gene dene, gene yenil” sözlerine takılıp kalmış bir adamdım.
*** Sözünü ettiğim toplantıda da, demiryolcu arkadaşlarımla tanışıp, önce onları anlama meramım da bundan kaynaklanıyordu ama bu çabam pek anlaşılmamıştı… Ben hiç kızmadım onlara… Aynı anlayışsızlığı, demiryolu ile ilgili internet sitelerindeki tartışma gruplarında da gördüm. Bu köşede yazdıklarımı anlamak yerine, omuz silkerek geçiştirmek daha ağır basıyordu. Hatta bir web sitesinde, benimle ilgili olarak “üç günlük demiryolcu” diyerek, saflığıma vurgu yapanlar bile vardı. Oysa ben hayatım boyunca kurnaz olmaktansa, saf kalmayı tercih etmiş biriyim. Bu nedenle, onlara da hiç kızmadım. Galiba bazı demiryolcular sadece kızgın değillerdi, olayları ve olguları içten duygularla değerlendirme çabası içinde olanları kızdırmayı da marifet sayıyorlardı. *** Bu köşede yazmam birilerinin isteğiyle gerçekleşmedi. Burada yazmayı, düşüncelerimi paylaşmayı kendim istedim, doğal olarak sonuçlarına da katlanmam gerekir. Pişman da değilim üstelik? *** Bu yazımı çok sevdiğim bir türkünün sözleriyle bitireyim: “ Yağmur üstüme üstüme
|
||||||